Mavi büyük ve derin mavi… İçinde bin bir çeşit canlıyı, gökkuşağından kırpılmış renkleriyle sayısız hazineyi saklayan, ürkütücü bir o kadarda gizemli ve cazip…
Tam bir deniz aşığıydı Enzo. Daldıkça canlanan, yenilenen bir dalgıç. Gene dalacaktı. Yosunların imzaladığı, mercanların mühürlediği bir davetiyenin çağrısına uyuyordu.
İndikçe indi derinlere. Belirli bir derinlikten sonra anladı ki; Tanrı sualtına daha cömert, daha eli bol davranmış. Denizin üstünde çıkan fırtınalarında sebebini biliyordu artık Enzo. Deniz hazinesini saklıyordu. Bu yüzdendi ki, fırtınalarla korkutuyordu insanoğlunu.
Derinlere indikçe gördükleriyle büyüleniyordu Enzo. Cam gibi derinliğin sessizliğinde, balıkları dilsiz kılan, renklerin ışıkların birbirine karıştığı bu lacivertliğe daha da çok bulaşıyordu. Derinlerden bir balık geldi, elinden tuttu Enzo’nun. Mercanlar çekilip yollar açtılar, anemonlar büyülü renklerinin yanı sıra şarkılar söylediler. Deniz konuşmaya sırlarını açmaya başladı. O derinlerde sakladığı koca elmaslarından, incilerinden yosun bağlamış amforalarından sundu, hazinesini açtı. Karanlıklarını aydınlattı, mavisinin her tonunu yansıttı.
Enzo şimdi kimselerin duymadığı bu şarkının sarhoşuydu. Derinlerin şarkısıydı bu.
Birdenbire anladı Enzo başına gelenleri. Gördüğü cenneti. Yukarıya çıkması bu rüyadan uyanması gerekiyordu. Sudan çıktı dalgıç. Uzun zaman bu cenneti kimseyle paylaşmadı Enzo kendi sırrı olsun istedi. Ama zamanla bencilliğini fark etti. Herkes kısada olsa böyle bir rüyayı hak ediyordu.
Kararını verdi enzo. Fırçasını maviye batırıp denizleri, turuncuya batırıp rehberini, sime yaldıza batırıp elmasları incileri, altına batırıp hazineleri, LE GRAND BLEU’yu resmetti.